Söz&Kalem Dergisi - Mustafa Gözel
‘’Ey peygamber! Sen bu Kur’an muhataplarına, şu şehir halkını örnek olarak anlat.’’ (Yasin/13)
Zamanlardan bir zaman, mekanlardan bir mekan... Kuran-ı Kerim’deki örneklerde genelde tarih, mekan ve isim detayının verilmemesi, onun çağlar üstü evrensel bir kitap oluşundan kaynaklıdır.
Kuran-ı Kerim'de bahse konu olan kıssalarda yaşanan olaylar ve şahıslar, tarih boyunca sürekli tekrarlanan hakikatlerdir. Burada da Yüce Rabbimiz (cc.) hangi şehir olduğu detayına girmeden peygamberine o şehrin başından geçen kıssayı, Mekke ahalisine anlatmasını emretmiştir. İlk muhataplar her ne kadar Mekkeli müşrikler olsa da asıl muhataplar tüm insanlıktır...
‘’Hani onlara iki (elçi) göndermiştik de ikisini de yalanlamışlardı. Bunun üzerine bir üçüncüyle güçlendirdik.’’ (Yasin/14)
Önce iki peygamberin gönderilmesi, ardından üçüncü peygamberin gönderilmesi; tebliğde tedriç (aşama) ve te'kid (pekiştirme) yöntemidir. İki peygamber şehir halkına gelip tebliğde bulunduktan sonra, şehir halkının onları yalanlamaları sonucu üçüncü peygamber, iki peygamberin söylemlerini tasdiklercesine tebliğde bulunuyor.
‘’Şüphesiz biz, size gönderilmiş elçileriz. O şehirdekiler, bu peygamberlere karşılık olarak dediler ki: “Siz de bizim gibi birer insansınız.’’ (Yasin/14-15)
İnsanlığın en büyük problemlerinden biri de kendilerine gelen peygamberleri nurani, ruhani veya gökten gelen özel yetenekleri olan bir varlık olarak tasavvur etmeleridir. Kendileri gibi giyinen, konuşan, kendileriyle aynı kültürü paylaşan, aynı duygu ve düşünceye sahip olan, yeri geldiğinde acıkan, susayan, uyuyan hatta ölen bir peygamberi tasavvur etmeleri söz konusu değildir. Onlar insani özelliklere sahip bireyleri peygamber olarak tasavvur etmeyi tuhaf karşılıyorlar. Yüce Rabbimiz (cc.) bu durumu şu ayet-i kerime ile gözler önüne sermektedir:
"Kendilerinden biri olan ve onların arasından seçtiğimiz Peygambere vahyetmemiz, insanların tuhafına mı gitti?" (Yunus/2)
Oysa peygamberlerin insan cinsinden olması, insanlığa örnek olmalarının bir gereğidir. Şayet yüce Rabbimiz (cc.) peygamberleri meleklerden seçmiş olsaydı, o zaman da insanlar, meleklerin acıkma, susama, uyuklama, barınma ve iaşe gibi dertlerinin olmadığını, dolayısıyla Yüce Allah'a rahatlıkla ibadet ediyor olmalarını bahane ederek ibadetten ve kulluktan kaçınabilirlerdi. Bunu çok iyi bilen rabbimiz, peygamberleri insanlardan seçip, insanlara göndererek adeta "bakın işte sizin gibi bir insan! Onun da acıkma, susama, iaşe gibi dertleri olmasına rağmen bana ibadetten geri durmuyor" deyip, onlara bir bahane bırakmıyor.
Şehir halkı, peygamberlere karşı itirazda bulunmaya devam ettiler. "Zaten Rahman olan Allah -vahye dayalı- hiçbir şey indirmemiştir, siz sırf yalan söylüyorsunuz.” (Yasin/15)
Dikkat ederseniz şehir halkı Allah'tan bahsederken "Rahman" sıfatına değiniyorlar. Demek ki bir Allah inançları var, hatta öyle bir Allah inançları var ki, Allah'ın 'Rahman' sıfatından bile haberdarlar. Dolayısıyla söz konusu bu toplum inançsız yani ateist bir toplum değil. Fakat peygamberleri ve vahyi inkâr etmeleri; onların deist bir toplum olduğunu gösterir. Zaten Kuran-ı Kerim'in bize aktardığı bütün kavimlerin kıssalarına baktığımızda hiçbir toplumun Allah inancından kopuk olmadığını görürüz. Bir Allah inançları var. Fakat hesap, ahiret, cennet-cehennem, peygamber, kitap, vahiy gibi inançları yoktur.
‘’Peygamberler dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, biz size gönderilmiş elçileriz. Ve bize düşen vazife, ancak apaçık tebliğden ibaret.’’ (Yasin/16-17)
Bu söz aslında günümüz davetçilerinin önünü aydınlatan ve onları tebliğlerinde karamsarlıktan kurtaran bir sözdür. Muhataba gerekli tüm mesajlar ivedilikle iletildikten sonra, onların inanamamaları davetçiyi yolundan ayırmamalı. Bu tebliğden ve üzerine düşen görevi yerine getirdiğinden Allah'ın haberdar olduğunu bilmesi ve kendisinin sadece mesajı iletmekle görevli olduğunu, hidayetin Yüce Allah'a ait olduğunu bilmesi kendisine yeterli olacaktır.
Peygamberler onlara günlerce, aylarca belki de yıllarca davette bulunmuşlardır. Yine onların içinde bulundukları bir dönemde bu kavmin başına bir musibet geliyor. Kuran-ı Kerim başlarına gelen musibete değinmese de, tefsir kitapları veba gibi bulaşıcı bir hastalığa yakalandıklarını veya bağ-bahçelerinin tamamen kuruduğunu haber vermektedir.
Toplumun cevabı: “Doğrusu sizin yüzünüzden başımıza uğursuzluk çöktü.’’ (Yasin/18)
İnkarcıların bu yöntemi tarih boyunca hiç değişmemiştir. Ülke geneli bir felakete duçar olduklarında bu felaketin faturasını dindar kesimlere keserken, kendilerince güzel bir başarı elde ettiklerinde, bu başarıyı inandıkları ilke ve inkılaplarından bilirler.
‘’Eğer bu (tebliğ) işinize bir son vermez ve elçiliğinizden vazgeçmezseniz, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size, acıklı bir azap dokunacaktır.” (Yasin/18)
Tehdit üslupları toplumların ceza hukukunu belirler. Başlarına gelen uğursuzluğun sebebi olarak peygamberleri görüyorlar. Dolayısıyla ülke geneli en ağır suçların cezası olan taşlayarak öldürme ile tehdit ediyorlar.
Peygamberler de: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır, siz, haddi aşan bir kavimsiniz!” dediler. (Yasin/19)
Peygamberlerin bu cevabı üzerine, onları taşlayarak öldürme kararı alıyorlar. Şehrin meydanında peygamberleri taşlayacakları sırada o şehir halkından biri, şehrin en ücra köşesinden koşup geliyor. Bu kişi tarih kitaplarımızda ve tefsir kaynaklarımızda Habib-i Neccar olarak geçmektedir. Fakat daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim, isimler üzerinde durmadığı için ismini zikretmemiştir. Tefsir kitaplarının aktardığına göre; bu şahıs, kendisi veya oğlu cüzzam (lepra) gibi bulaşıcı bir hastalığa yakalandığı için şehrin dışında ikamet etmektedir. Peygamberler şehre ilk geldiklerinde bu adamla karşılaşıp tebliğde bulunuyorlar. "Eğer hastalığımın giderilmesi için dua ederseniz ve Rabbiniz de benim bu hastalığımı giderirse, o zaman size inanırım" şeklinde bir şartta bulunuyor. Peygamberlerin dua etmesi sonucu kısa bir sürede hastalıktan kurtuluyor ve bunun üzerine iman ediyor. İşte şehrin ücra köşesinde adeta bir yangını söndürmeye giden itfaiyenin sürati gibi koşup gelen bu adamın hikayesi...
‘’Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey kavmim! Elçilere uyun. Bu peygamberlere uyun. Bakın onlar sizden bu işe karşılık bir dünyalık istemiyorlar ve kendileri de doğru yolu tutmuşlar.’’ (Yasin/20-21)
Habib-i Neccar burada adeta bir davetçiye, topluma karşı nasıl bir üslup takınması gerektiğinin dersini veriyor. Öncelikle peygamberlerin tebliğleri karşılığında hiçbir ücret istemediklerini hatırlatıyor. Dolayısıyla dünyalık hiçbir karşılık istemeyen peygamberlerin ne gibi bir çıkarları olabilir diye insanları düşünmeye sevk ediyor. Ardından kendisinin şahit olduğu mucizeye binaen, bu peygamberlerin hidayet üzeri olduklarını vurguluyor.
‘’Bana gelince, neden beni yaratmış olan ve hepinizin dönüp varacağı Allah'a kulluk etmeyeyim?’’ (Yasin/22) Öncelikle özeleştiri yaparken tamamen kendi nefsi üzerinden örneklemelerde bulunuyor. Oysa hikmetten uzak bir şekilde "Size ne oluyor da sizi yaratan Allah'a kulluk etmiyorsunuz?" diyebilirdi. Bunun yerine "Bana ne oluyor da beni yaratan Allah'a kulluk etmeyeyim?" şeklinde bir cümle kurarak karşıdaki muhataplarını incitmiyor. Diğer yandan Allah'a kulluğun gerekçesini de açıklamış oluyor. Allah'ın kendisini yarattığını ve kesin dönüşün Allah'a olduğundan, ona kulluk edilmesi gerektiğini ifade ediyor.
‘’Ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Rahman bana bir zarar dokundurmak istese onların şefaatleri bana bir yarar sağlamaz ve beni kurtaramazlar da.’’ (Yasin/23)
Allah’ın onca yüce sıfatına rağmen özellikle 'Rahman' sıfatını vurguluyor. İnsanlar, şirk işleyerek ve peygamberleri yalanlayarak büyük günahlara girdiğinden dolayı onları bu bataklıktan kurtarmak için Allah'ın bu sıfatına özellikle dikkat çekiyor. Böylece insanlara Allah'ın rahmet kapısının açık olduğu mesajını veriyor. Öte yandan bir kıyaslama yaparak Allah'ın zarar verebilme gücüne de değiniyor ki, bu gücü karşısında kendilerinin de tapmakta oldukları ilahların hiçbir etkisinin olmadığını hatırlatıyor.
‘’Şüphe yok ki ben, Rabbinize inandım, duyun sözümü.’’ (Yasin/25) Burada Habib-i Neccar, açık bir şekilde ilanda bulunup, iman ettiğini duyuruyor.
Kur’an-ı Kerim veciz (az söz ile çok mesaj aktarma yöntemi) olmasının gereği olarak burada başına neler geldiğini belirtmemiştir. Fakat kavmin daha önce de ifade ettiği "sizi taşa tutacağız" sözünden anladığımız kadarıyla bu adamı ve peygamberleri taşlayarak şehit etmişlerdir. Kendisi şehit olup cennete girmiştir. Nitekim kıssa şöyle devam etmektedir:
‘’Kendisine “Gir cennete!” denildi. Bu adam dedi ki: “Âh, keşke kavmim, Rabbimin beni affedip ikram edilenlerden kıldığını bir bilebilseydi!” (Yasin/26-27) Şehit olup, cennete girmesine rağmen "keşke kavmim bilseydi" diyerek kavminin akıbetini düşünmüştür.
Kalın sağlıcakla…