Söz&Kalem Dergisi - Ahmet Şimşek
Mehir (Mehr)
Sözlükte “ücret” manasına gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de mehir anlamında ecrin çoğulu olarak ücûr, farîza ve saduka (çoğulu sadukāt) kelimeleri geçmektedir. Hadislerde bu manada daha çok mehir ve sadak terimlerine rastlanmaktadır. Bazı durumlarda “misil mehir” anlamında ukr kelimesi de kullanılmıştır. Türkçe’de ise daha çok mihr şeklinde kullanılır.
…meşru bir nikâhla evlenmek şartıyla mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar -mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir. Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. O, âhirette de hüsrana uğrayanlardandır. (Maide 5)
Mehir, nikâh akdinin sonucu olarak kocanın karısına ödemek zorunda olduğu para, mal veya menfaat hediyesi olarak da tanımlanmaktadır. Mehir kadının mal varlığına dâhil olur ve üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Mehir, ödenme zamanına göre mehr-i müeccel ve mehr-i muaccel olarak ikiye ayrılır. Mehr-i muaccel evlilik akdi kurulurken veya akitten önce verilen mehirdir. Mehr-i müeccel ise evlilik akdi kurulurken daha sonra verilmesi üzerine sözleşilen mehirdir.
Nikâh
Ne-ke-ha fiilinin mastarı olan nikâh, “birleştirme, bir araya getirme; evlenme, evlilik; cinsel ilişki” gibi anlamlara gelmektedir. İmam Şâfiî, nikâh isminin dinde sadece “akit” demek olduğuna inanmaktadır. Fıkıh terminolojisinde ise şer‘an aranan şartlar çerçevesinde aralarında evlenme engeli bulunmayan bir erkekle bir kadının hayatlarını geçici olmaksızın birleştirmelerini sağlayan akdi ve bu yolla eşler arasında meydana gelen evlilik ilişkisini ifade eder. Arapça’da zevâc kökünden türeyen kelimeler de “evlenmek, evlendirmek, evlilik, evliliğin taraflarını oluşturan eşler” mânalarında yaygın biçimde kullanılmaktadır. Ömer Nasuhî Bilmen bu kavramı şöyle tarif eder: “Nikâh, evlenme akdinden ibarettir. Bu akit ile bir aile teşekkül eder, bir erkek ile bir kadın arasında bir takım haklar teessüs ederek bunların birbirinden meşru surette istifadeleri caiz olur.”
Hıtbe
Arapça hatabe fiilinden türemiştir. Bu sözcükten hutbe ve hıtbe kelimeleri türemiştir. “Hutbe” öğüt ve vaaza, “hıtbe” ise bir kadınla evlenme talebine anlamalarında kullanılır. Nişanlılık, söz kesme anlamlarına gelen “hıtbe” sözcüğü Kur’ân-ı Kerîm’de bir yerde geçer. Âyetteki “hıtbe” kelimesi, ya “hitab” veya önemli bir durum demek olan “hatb” dan gelmedir. “Hıtbe” herkesçe bilinen tarzda erkeğin kadına evlenme teklifi yapmasıdır. Bu bağlamda bir erkekle bir kadının birbirleriyle ileride evlenmek üzere yaptıkları bir anlaşma, anlamına gelir. Nişanlılık evliliğin ilk aşaması olması bakımından çok önemlidir. Bu dönemde evlenecek gençler ve aileleri, birbirlerini tanıma fırsatı bulurlar.
Evlilik Ehliyeti
Arapça’da “ehl” kökünden türetilmiş yapma bir masdar olan ehliyet sözlükte “yetki, elverişlilik, liyakat, yeterlilik” gibi anlamlara gelmektedir. Ehliyet denilince hemen akla gelen evlenmenin yaşı, küçüklerin evlenmesi gibi konulardır. Fakat yaş ile beraber iki şart daha bulunmaktadır. Bunlar; akıl sağlığının yerinde olması ve biyolojik yeterliliğin de bulunmasıdır.
Buna binaen evlenecek tarafların bulûğa ermiş olmaları gerekir. O zaman kendi kendilerini evlendirme ehliyetini kazanmış olurlar. Eğer bulûğa ermemiş iseler bunların da velîleri tarafından evlendirilmeleri mümkündür.
Evliliğin kuruluş şartları vardır. Fıkıh ilminde in’ikâd şartları da denir.
İlk şartı ve en önemlisi yapılan evlilik akdine taraf olanların tam ehliyete sahip olmalarıdır.
Ancak evlenme ehliyeti başkasının izin ve icazetine ihtiyaç olmaksızın evlenebilme ehliyetini ifade ettiği için bu tam ehliyetli olmayı, yani akıllı, ergin ve hür olmayı gerektirir.
Aile
Aralarında evlilik ve kan bağı bulunan, koca, karı, çocuklar, kardeşler vb.nin oluşturduğu, toplum içindeki en küçük bütün. Bu bağlamda toplumun en temel yapı taşıdır ve toplumun izlerini taşır, toplumun devamlılığını belirler ve evlilik, kan/akrabalık ile tanımlanır.
Hz. Muhammed (sav): “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sorumlusunuz. İmâm bir çobandır ve o da sorumludur. Erkek ailesi üzerinde bir çobandır, o da bunlardan sorumludur. Kadın da kocasının evi üzerinde bir çobandır, o da eli altındakilerden sorumludur. Köle efendisinin malı üzerinde bir çobandır, o da sorumludur. Dikkat edin hepiniz çobansınız ve hepiniz sorumlusunuz.”
Çocuk
Kur’ân-ı Kerîm’de, Türkçe’deki çocuk kelimesinin karşılığı olan tıfl ve sabî kelimeleri ancak birkaç âyette geçer. Fakat çocukla ilgili meseleler, diğer anlamları yanında “çocuk” mânasında da kullanılmış olan çok sayıda değişik kelime etrafında geniş bir şekilde ele alınmaktadır. Bunların başlıcaları ibn, veled (çoğulu evlâd), gulâm, sagīr, zürriyyet, hafede, ehl, âl, yetîm, rebâib kelimeleridir. Kullanıldıkları yer ve üslûp bakımından genellikle bu kelimelerle henüz bulûğ çağına ermemiş insan kastedilmektedir. Bunun yanında gerek fıkıh kitaplarında gerekse çocuk gelişimi ve eğitimine yer veren bazı eserlerde, bu devrenin kendi içindeki gelişim safhaları dikkate alınarak her safhadaki çocuk için, hatta kız ve erkek çocuklar için ayrı ayrı kelimeler de kullanılmıştır.
Tesmiye
Varlıkların birer sembolü demek olan adların ilk defa Allah Teâlâ tarafından Hz. Âdem’e öğretildiği) bilinmektedir. İlk yaratılan şeyleri tesbite çalışan müfessirler, bu arada adı da söz konusu etmektedirler.
İslâmî eserlerde çocuğa ad koymanın zamanı üzerinde durulmuş ve bazı rivayetlerde doğumunun üçüncü, bazılarında ise yedinci günü ad koymak için en uygun zaman olarak gösterilmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber’in Mâriye’den doğma oğlu İbrâhim için, “Bu gece bir oğlum doğdu, ona dedem İbrâhim’in adını verdim” dediği, dolayısıyla doğumun birinci günü ad koyduğu bilinmekte ve bu yöndeki rivayetler diğerlerine nisbetle daha sahih kabul edilmektedir. İslâm’da çocuğa ad seçme ve ad koyma hakkı babaya aittir. Baba ölmüş veya hukukî tasarruflarda bulunmaktan menedilmişse bu hakkı anne kullanır. Doğumundan önce babasını kaybeden Hz. Peygamber’in adı annesi tarafından Muhammed olarak seçilmiş ve bu ad dedesi tarafından konulmuştur. Çocuğa ad seçilirken gayet titiz davranılması gerektiğini belirten Hz. Peygamber, “Siz kıyamet gününde hem kendi adınızla, hem de babalarınızın adıyla çağrılacaksınız; bu sebeple kendinize güzel adlar koyun” buyurmuştur.
Akika
Yeni doğan çocuğun başındaki saça Arapça’da akīka denir. Akîka kurbanı kesildiği gün çocuğun saçı traş edildiği için kurbana da akîka adı verilmiştir. İslâm öncesi dönemde Araplar arasında akîka kurbanı kesmek âdetti. İslâmiyet bu âdeti meşrulaştırmış, fakat çocuğun başına kan sürülmesini menetmiştir. Bununla ilgili hadislere dayanan âlimlerin çoğuna göre akîka kanını çocuğun başına sürmek mekruhtur. Hz. Peygamber, câhiliye döneminde yalnız erkek çocukları için kesilen akîka kurbanını kız çocuklarına da teşmil etmiştir. Ayrıca, “ana babaya karşı gelmek” anlamındaki ukūk ile aynı kökten gelen akîka kelimesinden hoşlanmadığını belirterek, bir şükür ifadesi olarak kesilen bu kurban için, “itaat ve ibadet” anlamına gelen nüsük kökünden türetilmiş nesîke tâbirini kullanmayı tercih etmiştir. Bununla birlikte bazı hadislerde akîka kelimesinin kullanılmış olması, muhataplara bildikleri kelimelerle hitap etme gayesine bağlanmış veya bu kelimeyi kullanmanın da câiz olduğu şeklinde yorumlanmıştır.
Kaynak
- Otabek Abdukhamıdov, Kur’ân’da Nikâh Ve Talâk Kavramları, Yüksek Lisans Tezi, Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı Tefsir Bilim Dalı
- Hamdiye Orhan, İslâm Hukukunda Değişim Olgusu Bağlamında Mehir, Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı İslam Hukuku Bilim Dalı
- TDV İslam Ansiklopedisi