Söz&Kalem Dergisi - M. Furkan Aslan
İman hakikatlerinin tadına varmak, bu hakikatlerinin künhünü tam manasıyla kavramak için Enbiyadan sonra nev’i beşerin en efdali olarak bilinen ve tanınan sahabe topluluğunun hayatını bilmek gerekmektedir. Resulullah (s.a.v) ile birlikte yaşamış, kutlu Nebiye biat elini uzatmış, hicret etmiş, cihada çıkmış, işkence görmüş, fark-u zarurete müptela olmuş fakat bir an olsun İman’ın ilke ve prensiplerinden taviz vermemişlerdir.
Sahabe dediğimiz topluluk; Sabikun işareti ile hayır ve fazilete öne geçmiş, muhacir vasfıyla her şeyini İslam için terk etmiş, ensar sıfatı ile tüm benliğini Müslümanlara feda etmiş, Mücahid yönü ile İslam’ın sancağını korumuş, muvahhid kimliği ile Allah dışında tüm beşeri ilahları kesin biçimde red etmiş ve mümin oluşu ile umum güzellikleri kendi etrafında cem’ etmiştir. Bizde bu yazımızda, Muhacirden ve sahabenin ileri gelenlerinden Hz. Ömer ve Mus’ab bin Umeyr (r.a) ve Ensar’dan olan Rebi bin Amr (r.a) ile Hubeyb bin Adiy’nin (r.a) İslam tarihinin sayfalarına altın harfler ile geçen dört kıssasını aktaracağız…
*
Hz. Ömer, Resulullah’ın (s.a.v) kabrinde
Günlerden bir gün Hz. Ömer halifeliği sırasında, Resûlullah’ın (s.a.v.) kabrini ziyaret eder. Kabri önünde bir bedevinin (çöl ve vahalarda yaşayan, göçebe toplumlara mensup kişi) dua ettiğini görür ve arkasında durup duasını dinlemeye başlar. Bedevi şöyle yakarmaktadır:
“Ya Rabbi! Bu senin Habibin, ben de kulunum. Şeytan da düşmanın. Eğer beni bağışlarsan habibin sevinir, kulun kazanır, düşmanın üzülür.
Beni bağışlamazsan habibin üzülür, düşmanın sevinir, kulun helak olur.
Ya Rabbi! Sen habibini üzmekten, düşmanını sevindirmekten, kulunu helak etmekten daha cömertsin.
Ey Yüce Allah’ım! Araplar arasında asil insanlar vefat ettiklerinde kabri başında kölesini azat etme geleneği vardır. İşte Alemlerin Efendisi vefat etti. Kabri başında beni cehennemden âzât et”.
Bu münacatı işiten Hz. Ömer, sakalları ıslanıncaya kadar hıçkıra hıçkıra ağlayıp avazı çıktığı kadar şöyle der: Yâ Rabbi! Bu Bedevi’nin Senden istediğini ben de istiyorum”
Hz. Ömer’i orada fark eden bedevi, ‘’Ey Müminlerin Emiri! Sen de mi ağlıyorsun!’’ der.
Bunun üzerine Hz. Ömer, ‘’Evet, vallahi bende ağlıyor ve senin Allah’tan talep ettiğinin aynısını diliyorum’’ der.
*
Rebi bin Amr (r.a) ve Sasani Komutanı
Hz. Ömer döneminde, İslam ordusu İran üzerine sefere çıkmadan önce, Sasanîler’e İslam’ı tebliğ etmek üzere Rebi bin Amr’ı elçi olarak gönderdi. İran ordusunun başkomutanı Rüstem, Rebi’yi büyük bir ihtişam ve zenginlik gösterisiyle karşılamaya çalıştı; amacı Müslümanları etkilemek ve sindirmekti. Maddi gücü ile Müslümanlara göz dağı vermeye çalışmaktaydı.
Ancak Rebi bin Amr, gösterilen ihtişama aldırmadan mütevazı hâliyle ordugâha girdi. Üzerinde eskimeye yüz tutmuş kıyafetler, kendisi kılıcının kını yere değecek kadar cılız ve atı gayet zayıf ve çelimsiz bir haldeydi. Fakat buna rağmen Rebi; yürüyüşü, duruşu ve istikrarı ile inandığı değerlerin manevi gücünün ilhamıyla Rüstem başta olmak üzere saraydaki tüm komutanlara korku salmaktaydı.
Zırhı üzerinde, atının yuları ipten, kendisi sade kıyafetler içindeydi. Rüstem ona sordu:
“Neden geldiniz?”
Rebi bin Amr şu meşhur cevabı verdi:
“Biz, Allah’ın kullarını kulların kulluğundan kurtarıp yalnızca Allah’ın kulluğuna yöneltmek, insanların dinlerini değiştiren batıl dinlerden İslam’a çevirmek, dünyanın darlığından onu genişletmek için geldik.”
Bu söz, İslam’ın evrensel mesajını ve sahabenin inanç gücünü yansıtmaktaydı.
Rüstem, teklifi kabul etmedi ve savaş kaçınılmaz hâle geldi. Ardından Kadisiye Savaşı yaşandı ve Rüstem bu savaşta öldürüldü; Sasanîler ağır bir yenilgi aldı. Bu zafer, İslam’ın İran topraklarına yayılmasının yolunu açtı.
*
Hubeyb bin Adiyy (r.a.)’nin Şahadeti:
Hubeyb bin Adiyy (r.a.), Uhud Savaşı’nda müşriklerden önemli kişileri öldürmüş olan, cesur ve sadık bir sahabiydi. Bu yüzden Mekke müşrikleri ondan intikam almak istiyorlardı.
Bir grup müşrik, Müslüman olduklarını söyleyerek Hz. Peygamber'den (s.a.v.) kendilerine İslam'ı öğretecek öğretmenler göndermesini istedi. Peygamberimiz, aralarında Hubeyb bin Adiyy’in de bulunduğu bir grup sahabeyi gönderdi.
Ancak bu müşriklerin bir tuzağı idi. Sahabe yolda pusuya düşürüldü. Bazılar şehit edildi, bazıları ise esir alındı. Hubeyb bin Adiyy, Mekke’ye götürülüp Bedir'de öldürülen müşriklerin intikamı için satışa çıkarıldı ve Ukbe bin Haris tarafından satın alındı.
Ukbe, Hubeyb’in Mekke’de halkın önünde çarmıha gerilerek idam edecekti.
Hubeyb, şehit edilmeden önce iki rekât namaz kıldı. Bu, şehit olmadan önce iki rekât namaz kılma sünnetinin başlangıcı oldu.
Müşrikler kendisine, "Burada şu an senin yerinde Muhammed’in olmasını ister miydin" diye sordu. Hubeyb, gönülleri hitap eden o kahramanca sözünü söyleyiverdi;
“Vallahi Muhammed’in (s.a.v.) ayağına diken batmasına bile razı olmam,”
Bu sözünün ardından müşrikler tarafından işkence edilerek şehit edildi.
*
Uhud’da Bir Yiğit: Mus’ab bin Umeyr (r.a)
Mekke'nin en zengin ailelerinden birinin çocuğu olan Mus’ab bin Umeyr (r.a) genç yaşında yakışıklılığı, sahip olduğu maddi server ile Mekke'nin gözde delikanlılarından biri olarak tanınırdı. Giydiği elbiseler, sürdüğü kokular ile herkesin dikkatini çekerdi. Annesi Hünnâs bint Mâlik, ona büyük servet harcar, hiçbir isteğini geri çevirmezdi. Ama Mus‘ab’ın gönlü zenginlikte değil, hakikatteydi.
Mus‘ab, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) tebliğini duyunca gizlice Müslüman oldu. Mekke’deki ihtişamını elinin tersi ile itti. İman ettiğini öğrenen ailesi onu evde hapsetti, servetinden mahrum etti. Ancak Mus‘ab’ın kararı kesindi: O, artık sadece Allah’a kuldu.
Medine’ye İslam’ı tebliğ için gönderilen ilk öğretmen oydu. Oradaki gayretiyle birçok kişi İslam’a girdi. Hatta daha sonra İslam’ın kalesi olacak olan Medine’deki ilk İslam toplumunun mimarlarından biri oldu.
Uhud Savaşı'nda Mus‘ab (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) sancağını taşıyordu. Savaş kızıştığında, müşriklerin hedefi Peygamberimiz oldu. Mus‘ab, Efendimiz’i korumak için bedenini siper etti. Onun Efendimiz’e benzeyen fiziki yapısı sebebiyle müşrikler onu Peygamber zannederek üzerine saldırdılar.
Bir eli kesildi, diğer eliyle sancağı tuttu. O da kesilince sancağı göğsüne bastırdı. Ve son darbeyle yere yığıldı.
Ama o anda bile şöyle diyordu:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler gelip geçmiştir...”
(Âl-i İmrân, 3/144)
Bu ayeti savaş meydanında haykırarak, Efendimiz’in hâlâ hayatta olduğunu duyurmaya çalıştı.
Savaş bitince Resûlullah (s.a.v.), şehitleri ziyaret etti. Mus‘ab’ın (r.a.) bedeninin yanına gelince gözyaşlarını tutamadı.
Üzerinde sadece bir parçalık kumaş vardı. Vücudu tamamen örtülemiyordu. Başını örtseler ayakları açılıyor, ayaklarını örtseler başı açılıyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) hüzünle sahabeye şöyle dedi:
‘’Onunla başını örtün, ayaklarını de izhir otu ile örtün.”
Ve ardından şöyle buyurdu:
“Ben Mekke’de Mus‘ab’dan daha nazlı, daha nimet içinde büyüyen kimse tanımam. Ama işte şimdi Allah ve Resûlü yolunda hayatını verdi. Dünyalık olarak sadece bu kefenlik kadar şeyi kaldı…”