Söz&Kalem Dergisi - Soner Adıyaman
Evvelce birkaç soruyla konuya giriş yapalım. Zaman nedir? Zamanı belirten sözcüklere olmayan bir halk hakkında ne düşünürdünüz? Bu sorularla birlikte yaşadığımız toplumun zaman ile olan ilişkisini gözlemlediğimizde içinde bulunduğumuz çağın insanlarının dilinde zamanın türevleri olan “gecikmek” ya da “beklemek” sözcüklerine yer yok artık. Toplumlar gecikmeyi ve beklemeyi unuttular. Birlikte olduğumuz şey zaman olduğunda onunla olan ilişkide insanların yaklaşımı da bir anda kayganlaşabilmekte ve kolaylıkla aşırı uç boyutlara ulaşan davranışlar, düşünceler ve duygular meydana gelebilmekte. Günlük hayatta “zaman” kavramıyla kurduğumuz ilişkide birçok duygu durumu meydana gelmektedir. Korku, kaygı, telaş, öfke, nefret, istek ve hedef gibi birçok duygunun yaşanmasına sebebiyet verdiğini örneklerle ve bazı sorularla açıklamak gerekiyor.
“Vaktim yok!”; günlük hayatta bu iki kelimeyi kullanmayan kaldı mı? Peki günlük hayatta bu iki kelimeyi duymayan kaldı mı? Son olarak günübirlik yaşamımızda kaç defa kullanıyoruz bu cümleyi? Sormuş olduğum bu sorulara hem kendimizin maruz kaldığını hem de başkalarını maruz bıraktığımızı fark etmemiz gerekiyor. “Vaktim yok!” kibarca geri çevirme ya da dinlenebilir tek mazeret olan zaman bahanesi, geçerliliğini yitirmiş bir ifadeden daha fazlası artık; onu birebir anlamıyla kavramak gerekiyor. Yalnız ‘benim’ vaktim değil, artık ‘bizim’ vaktimiz yok. Aslında zaman artık yok. Zaman yalnızca geçmişin bir boyutu değil, o artık geçmişte kaldı. Onu kaybettik.
Zamanı kaybetme deneyimi yalnızca ajandaları okunmaz hale gelmiş ‘acayip yoğun’, ‘işi başından aşkın’ insanlara özgü değil bir tek; günlük hayatta çok fazla yapacak bir şeyleri olmayıp can sıkıntısı çekenlerde bir o kadar nasipsiz. Kalan vakitlerini ‘öldürmek’ için didindikleri halde onların da fazla zamanı yok. İşte paradoks bu, en azından görünür olan bu.
Bir yandan yokluğuna yanarken bir yandan da zamana karşı ölümcül düşünceler beslemeye başladık. Kıymaya başladığımız şey zamanın kendisi. Çünkü; zaman rahatsız ediyor ve biz onu sevmiyoruz.
“Zaman korkusunu” yaşamaya başlayan insanlar, imal olmaya başladı. Hem tatilini nasıl geçireceğini bilmeyenlerin hem de sosyal medyada bir manzara resmi ya da videosuna bakmak için durmayı bilmeyenlerin nefret ettiği zaman uçup gitti. ‘Fazla zamanı olma’ korkusu tuhaf biçimde zamanın tükenmesi sonucunu doğurdu. Bunun için kaygılanmaya başlamak gerekiyor.
Bir de sürekli zamanı kovalamak, zaman içerisinde bir şeyleri yakalama peşinde koşuyoruz. Peki neyin peşinde koşuyoruz? Bizi, ardında koştuğumuz şeylere iten hedef nedir? Neye geç kaldık şimdiden? Iskalamakta olduğumuz şey hayatın kendisi. Hatırlatmak gerekir mi? Hepimiz bitiş çizgisine varacağız. Hem de oldukça çabuk. Her şey yolunda gittiğinde ise fazla aceleci davranmaya istekli olmayanlarımızın sayısı oldukça kabarık yine de. Ne var ki korkuyoruz.
Geç kalmak tam bir saplantıya dönüştü. Öyle ki her şey bizi erkenciliğe sürüklüyor. Günümüzde çocuklar bile çocukluktan çıkmak için acele etmeliler; hızlı gitmeli, okumayı hızlıca öğrenmeli, hızlıca temel bilgilere hakim olmalı, oradan oraya hızlı hareket etmeliler. ‘Erken gelişen’ bir çocuk sahibi olmak bütün ebeveynlerin hayali. Ama yaygınlaşan erken gelişmişlik, giderek daha sık görülen erken ergenlik ve erken yetişkinlik olarak kendini gösterdiğinde de oturup ağlıyoruz. Bütün bu yazılanlarla ‘yeni kuşaklar’, ilişkide olduğumuz zaman kavramıyla ilgili mesajı aldılar. Gecikenin vay haline! “Geri kalan” her zaman “anormal” olarak görülür mesajları!...
Zaman mefhumunu sağlıklı bir şekilde fehmedip hız çağında demir atabilenlerden olmak dileğiyle…